Akıl oyunları

Medyanın Bize Sunduğu ve Beynimizi Nasıl Beslediği

Medya, dikkatimizi çekecek şeyleri çok iyi biliyor. Depremler, felaketler, siyasi ve ekonomik olumsuzluklar… Hepsi sürekli önümüze seriliyor.

Televizyonu açtığınızda hemen dünyanın ağırlığını hissediyorsunuz. Savaşlar, operasyonlar, yerinden edilmiş insanlar… Ekranda felaket senaryoları, Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalleri…

Gazeteyi elinize aldığınızda bir cinayet haberi sizi sarsıyor. Ülkenin kötü durumunu anlatan bir röportaj iç karartıyor. Sayfalar ilerledikçe içiniz sıkılaşmaya başlıyor.

Sosyal medyaya baktığınızda birbirini eleştiren, kolayca yargılayan, düşman gören insanlarla dolu olduğunu fark ediyorsunuz. Herkes haklı, herkes öfke içinde, herkes birilerini suçluyor.

Dışarı çıktığınızda taksiye binip sessizce gitmek istediğiniz yere ulaşmak istersiniz. Ama şoförün adaletsizliklerden, trafikteki hatalardan yakınmasıyla konu bir anda ülkenin içinde bulunduğu duruma gelir. Ardından komplo teorileriyle dolu sohbet başlar.

Gündemi bir kenara bırakıp arkadaşınızla buluşmaya karar verirsiniz. Ama o hemen içinde bulunduğu sorunları anlatmaya başlar. Sinirli ve mağdur bir şekilde ekonomik sıkıntılardan, aile sorunlarından yakınır durur.

Bazen içinden haykırmak gelir insana: Neden asıl önemli olan şeylere enerjimizi veremiyoruz? Neden üretmeye, büyük bir amaca hizmet etmeye yönelmiyoruz? Neden sevgiyi ve paylaşmayı öncelikli hale getiremiyoruz?

Unutmamamız gereken bir şey var: Beslediğimiz şeyler güçlenir; ihmal ettiğimiz, odaklanmadığımız şeyler ise zayıflar. Bu durumu en iyi anlatan örneklerden biri de Oscar ödüllü ‘Akıl Oyunları’ filmdir.

Film, Nobel Ödüllü genç matematikçi John Nash’in dahi zekasını ve yaşadığı şizofreni mücadelesini anlatır.